Demir'in Doğum Hikayesi: Doğum Öncesi ve Sonrası Yaşananlar

15 Kasım 2005: Bu tarihlerde Sakarya ili Hendek ilçesinde görevli olduğumuzdan doğum öncesi rutin kontroller için Adapazarı'ndaki özel bir hastaneye gidiyorduk. O gün Hastanenin başhekimi bebeğimin sağlığının gayet iyi olduğunu söylüyor ve ben de öyle mutlu oluyorum ki. Doktora yarın Polonya'ya gidiyorum bir sorun yaşar mıyım diye soruyorum, çünkü 27 haftalık hamileyim o gün. Hiçbir sorun olmadığını her şeyin yolunda olduğunu söylüyor "güvendiğim" doktorum. Ancak 27 haftalık bebeğimin cinsiyetini söylemekte tereddüt yaşıyor 20 yıllık Kadın - Doğum uzmanı. Bunun üzerine doktoruma olan bütün güvenimi yitirip aynı hastanede başka bir doktora görünmeye karar veriyorum. Aslında tüp bebek uzmanı olan doktorum, bana bebeğimin SAT'a göre 27 haftalık olması gerekirken 22 haftalık göründüğünü, bunun ciddi bir gelişme geriliği olduğunu ve hemen gerekli testlerin yapılması gerektiğini söylüyor. Cinsiyetinin ne olduğundan çok, bebeğimin sağlığının tehlikede olması beni derinden etkiliyor.
Hemen o akşam İzmir'deki doktorum Sayın İbrahim YANIK'ı arayıp durumu anlatıyorum. Bana son adet tarihimden emin olup olmadığım soruyor. Eminim diyorum. Öyleyse bu çok ciddi bir durum hemen gelin inceleyelim diyor. Yaşadığım şoku ve üzüntüyü anlatmaya kelimeler yetmez. Anneler ve anne adayları bunu anlayabilir sadece. Yıkılmıştım ama dirençli olmalıydım daha tam olarak sorunun ne olduğunu bilmiyorduk. Hemen İstanbul'dan bilet alıp ertesi gün yani 16 Kasım sabahı İzmir'e uçtuk. Havaalanından doğruca Alsancak'taki doktoruma gittik. Doktorum beni ve bebeğimi dikkatlice inceledi. Bebeğimle ilgili önceki raporlara baktı. Bebeğimin hamileliğimin herhangi bir döneminde bir rahatsızlık geçirdiğimi ve bebeğin gelişme geriliği sebebiyle küçük kaldığını söyledi. Bu durumun sebebini öğrenmek zorundaydık. Bebeğimde genetik bir anamoli mi, yoksa enfeksiyon hastalıkları sebebiyle mi küçük kaldığını öğrenmeliydik. Bunun da tek çaresi kordosentezdi. Kordosentez, bebeğin göbek kordonundan alınan kanın kromozom bozukluğu ve enfeksiyon testleri gibi bazı tetkikler için kullanılmasıydı. Bu elbette aminiyosentezden (anne karnındaki sıvıdan inceleme için bir miktar alınması) çok daha zorlu bir incelemeydi. Doktorum bana Celal Bayar Üniversitesinde bir arkadaşının olduğunu ve Fransa'da bu konuda yüksek ihtisas yaptığını söyledi. Hemen kendisinden randevu aldık.
Celal Bayar
Üniversitesi hastanesine vardığımızda yaşadığım duyguları anlatmam olanaksızdı.
Şimdi ne olacaktı? Ya bebeğimde
kromozom bozukluğu varsa onu aldıracak mıydım?
Ya da kordosentezden kaynaklanan amnion sıvısı boşalması nedeniyle bebeğimi
düşürecek miydim? Ya bebeğimin kalbi kordosentez sırasında durursa? Bu
sorular
beynimi kemiriyordu. Hala düşündükçe çıldıracak gibi oluyorum. Doktorum bana kordosentezin yaratabileceği sonuçları okuttu ve eğer kabul edersem altına imza
atmamı söyledi. Biz de kordosentezden kaynaklanacak sonuçlara katlanmayı kabul
ettik ve imzaladık. Gelişme geriliğinin sebebini öğrenmek zorundaydık. Kromozom
anomolisi çıkarsa bebeğimi 27 hafta taşıdıktan sonra aldırmak zorunda
kalacaktık. Bu korkunç bir şeydi.
Neyse 2 haftalık bir gecikmeden sonra bebeğimde kromozom anamolisi olmadığını gösteren bir sonuç kağıdını alabildik. Yaşadığımız sevinci anlatamam size. Şimdi sıra enfeksiyon testlerindeydi. Hamilelik sırasında geçirilen kızamıkçık, toksoplazma gibi hastalıklar bebekte ciddi sakatlıklar bırakabiliyordu. Bunun üzerine doktorum Yeşim Baytar beni Ege Üniversitesine sevk etti ve biz de Ege Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum uzmanı Sayın Prof. Dr. Serdar Özşener'le görüştük. Kendisi beni muayene ettikten sonra ve kordosentez sonucuma baktıktan sonra enfeksiyon testleri için hastaneye yatırdı. Gerekli bütün testler yapıldı ve çok şükür ki her şey yolunda çıktı. Bebeğimin durumu Profesörler Konseyine gitti ve herhangi bir hastalığa rastlanmadığı için bebeğin alınmamasına, yakın takibine karar verildi. Çok mutluydum. Hala bebeğim içimdeydi ve onu kaybetmemiştim. Bu tarihlerde bebeğimin tahmini ağırlığı 600 gr, boyu 30 cm idi. Olsun canı sağ olsun diyordum hep içimden bir gün büyüyecek nasıl olsa. Bi doğsa!
Bundan sonra Manisa Celal Bayar Üniversitesi ile Ege Üniversitesi arasında mekik dokudum. Haftada en az 3 kez NST'ye giriyordum (Non-Stress Test). Bebeğimin kalp atışlarını gösteriyordu ve bebeğimin durumu çok kötü değildi.
Bu süre zarfında hastaneden ayrılmış İzmir Karşıyaka'daki evimizde kalıyordum. Sadece kontrollere gidip geliyordum. Birkaç gece çok ciddi sırt ağrıları çektim. Ne tarafa dönsem olmuyordu hep huzursuzdum. Çok sonradan öğrendim ki pozisyon değiştirmekle geçmeyen sırt ağrıları erken doğum belirtisiymiş.
Manisa'ya son gidişimde bebeğe giden kan akımları Doppler yardımıyla incelendi ve artık bebeğe yeterince kan akımı gitmediği ve bebeğin strese girmek üzere olduğunu ve en önemlisi de bebeğin 1 hafta içinde alınması gerektiğini doktorum söyledi. Annemle şok olmuştuk. Erken doğum bekliyorduk ama bu kadar erken değil. Çünkü 30 haftalık hamileydim. Bebeğim yaklaşık 650 gramdı sadece.
Hemen Ege Üniversitesi'ndeki doktorum beni hastaneye yatırdı ve bana Perşembe günü bir karar vermem gerektiğini söyledi. Tarih 27 Aralık 2005'ti. Doktor, bana çok karanlık bir tablo çizdi. Ya bu bebeğin içimde ölmesine izin verecektim ve bana suni sancı vererek ölü doğum yaptıracaklardı ya da bebeğim doğumdan hemen sonra ölme riskinin çok yüksek olmasına rağmen bu bebeğe bir şans verip sezaryanla doğum yapacaktım. Doktorum bana yüksek ölüm riski ya da sonrasında yaşanabilecek sakatlıkları, kör, sağır, zeka özürlü bir bebek dünyaya getirebileceğimi ve bütün bunları göze alıyorsam bebeğimi dünyaya getirmemi söylemişlerdi. Hemen bir karar vermeliydik. Doktoruma göre bu bebeğin yaşama şansı azdı ve bir kadının 3 kez sezeryanla doğum yapma şansı vardı ve bu bebek için hakkımın 1'ini kullanmamalıydım. Çünkü onlara göre arkadan gelebilecek sağlıklı bir bebeğin hakkını alıyordum. Ama ben öyle düşünmüyordum. Eşimle konuştum. Ben zaten en fazla 2 bebek istiyordum Allah'tan. Hakkımın 1'ini bu bebek için kullanmaya kararlıydım çünkü 30 hafta karnımda taşımıştım. Hareketlerini, kalp atışlarını ve hatta 3 boyutlu ultrason yardımıyla yüzünü bile görmüştüm. Nasıl vazgeçebilirdim ki.
Sağlıklı bir şekilde düşünmeye çalıştım ve Allah'ın bana bu bebeği layık gördüğünü düşündüm. Kesinlikle doğuracaktım. Sonuç ne olursa olsun! Kararımı doktorlara söyledim. Peki dediler, öyleyse sana bu gece ve yarın sabah celeston iğnesi yapalım da bebeğin ciğerleri gelişsin, solunum sıkıntısı yaşamasın. Hemen perşembe gecesi ve cuma sabahı bana 2 doz celeston iğnesi yaptılar. Doğum günü olarak da 2 Ocak Pazartesi gününe karar kılınmıştı. Ben de doğumu beklemeye başladım. Sezeryanla doğum yapacaktım, çünkü bebeğim çok küçük olduğundan normal doğuma dayanmazdı.
Ve yeni yıl geliyordu. Eşim hastanede saat 19:00'a kadar benimle birlikteydi. Çok üzülüyordum ilk defa eşimden ayrı yeni yıla girecektim. Çünkü ben hastanede yatıyordum. Eşim de çok hastaydı ve eşim hastanede kalamadığından gitmek zorunda kaldı. Ve yine sırt ağrılarım başlamıştı. Ne tarafa dönsem olmuyordu sanki nefes alamıyordum. Çatlayacak gibi oluyordum. Doktoruma sorarak 1 ağrı kesici aldıysam da geçmedi. Sonra saat 22:00 sıralarında acıktığımı hissettim ama canım yemek yemek istemiyordu ve 1 muz yemek istedim. Daha 10 dakika geçmemişti ki mide bulantısından tuvalete koştum. Kusmamın etkisiyle bir anda suyum geldi. Hemen doktorları çağırdık, beni tekerlekli sandalyeyle doğumhaneye aldılar ve bunun amnion sıvısı olduğuna karar vererek zaten strese girmek üzere olan bebeğimi hocalarına danışarak hemen almaya yani doğuma karar verdiler. Yine şok içindeydim. Çünkü kendimi 2 Ocak pazartesi gününe hazırlamıştım. Yeni yıla girmek üzereyken bir doğum yapacağım aklımın ucundan bile geçmezdi.
Hemen beni spinal anesteziyle uyuşturarak doğuma aldılar. Ben uyanıktım ve çevremde olup bitenden haberdardım. Doktorlardan tek bir şey istedim. "Ne olur bana bebeğimin yüzünü bir kerecik gösterin" dedim. Eğer ölürse yüzünü görmüş olurdum en azıdan. 31 hafta taşımıştım karnımda. Bir ara doğum sırasında nefes alamadığımı hissettim ve doktorlara "ölüyorum" dedim. Onlarda bana "hayır iyisin, tansiyon, nabız, solunum her şey yolunda" dediler. Bense "hayır ölüyorum, nefes alamıyorum" diye bağırıyordum. Meğer ilk defa panik atak nöbeti geçirmişim o anda. İnşallah bu son olur.
Neyse doğuma
dönelim. Bebeğim doğduktan sonra çok ince bir ağlama sesi duydum. Bebeğimi bana
göstermeden portatif kuvözle hemen
yenidoğan yoğun bakım ünitesine alındı ve ben
bebeğimi göremedim, ta ki 3 gün sonraya kadar. Doktorlar küçük bir oğlum
olduğunu söylediler. Hem seviniyordum hem de çok üzülüyordum ya hemen ölürse,
hiç göremezsem diye.
Yoğun
bakımda 13 saat boyunca yattım. Hemşireler başımdaydı ve hep beni konuşuyorlardı
ne de olsa Ege Üniversitesinde Yeni Yılın ilk bebeğini doğurmuştum. Tam saat
00:01'de. Bu muhteşem bir
duyguydu. Bir de onu görebilseydim. Yavaş yavaş
bebeğimle ilgili ilk haberler gelmeye başlamıştı. Bebeğim Apgar skoruna göre 10
üzerinden "9 - 10" almıştı. Solunum gayet iyiydi ve solunum cihazına
bağlanmamıştı. Sadece 814 gr ve 32 cm olarak dünyaya gelmesine rağmen bu ilk
mücadeleden galip çıkmıştı. Çok seviniyordum haberleri aldıkça. Peki ya bundan
sonra ne olacaktı?
Bebeğim ilk kez 3 Ocak Salı günü gördüğümde gözlerime inanamadım. Öyle küçüktü ki. Oyuncak mağazalarındaki oyuncak bebeklerden bile küçüktü. Allah'ım dedim içimden eğer bu bebek yaşarsa ben mucizeye inanırım dedim.
İlk iki
günden sonra haberler kötüleşti. Bebeğimin hayati tehlikesi olduğunu ve ölümünün
yakın olduğunu söylemişler eşime. Tabi ben bunları duymadım bana söylemediler.
İyi ki de duymadım depresyona girerdim herhalde. Sonra her gün görmeye gittik.
Bebeğimizi sadece iki dakika görebiliyorduk hemen dışarı çıkarıyorlardı
enfeksiyon riski var
diye. 12 gün sonra gittiğimizde (Kurban bayramının 3.
günüydü) bebeğimi anne sütü ile beslemeye başladıklarını öğrendik. Öğle sevindik
ki anlatamam. Burnundan ve ağzından takılan bir hortum yardımıyla süt mideye
gönderiyorlardı ve bebeğim artık anne sütü ile tanışmıştı. Yaklaşık 20 gün sonra
bebeğimin karnı öyle şişmişti bağırsaklarda bir delik olabileceğini ve ameliyat
olması gerekebileceğini söylediler. İnanamadık çok üzüldük, çok ağladık ama
elimizden bir şey gelmiyordu sadece dua edebiliyorduk. İnsanın ne kadar çaresiz
bir varlık olduğunu o zaman anladım. Bütün servetini sersem de yapabilecek bir
şey yoktu.
Ultrason taraması için bebeği portatif kuvöze koydular ve biz de tetkik için onunla beraber ultrason odasına gittik. İlk defa içimdeki umut ışığı sönmeye başlamıştı. Bebeğimi hiç iyi görmemiştim. İşte bu kez kaybediyoruz onu diye düşündüm.
Kuvözün
içinde bebeğimi görenler "Ay! ne kadar küçük yazık"
diyorlardı. Üzüntüm ikiye
katlanıyordu. Doktorlar ileri
tetkikler için bebeğimizi Çocuk Cerrahisi
Bölümüne gönderdiler. İlk kez bebeğimi Cerrahi bölümünde elime aldım. Çok
mutluydum ama diğer yandan ameliyat olacağını düşününce çıldıracak gibi
oluyordum.
Birkaç gün sonra doktorlar bebeğimin karnındaki şişliğin bağırsaklarında delik olduğu için değil, kabızlıktan olduğunu ve Demir'in kakasını yaparak rahatladığını ve cerrahi müdahaleye gerek kalmadığını söylediler. Dünyanın bütün hazinelerini verseniz herhalde o kadar sevinmezdik. Benimle aynı kaderi paylaşan bir arkadaşım o anda kendi bebeğini ziyarete gittiğinde görmüş ki "Demir boyu kadar kaka yaptı ve ameliyattan yırttı" diye konuşuyorlarmış doktorlar. Ne gülmüştüm ama!
Çok şükür ki
ikinci savaştan da galip gelmiştik. Bir hafta sonra doktorlar artık Demir'in
sağlığının daha iyiye gittiğini ve onun bakımını
anlatmak için beni hastaneye
çağıracaklarını öğrendim. Mutluluktan deliye dönmüştüm. Artık bebeğime daha
yakın olabilecektim. Ona kucağıma alıp öpebilecektim. 05.02.2006 tarihinde
Demir'ime
kavuştum. 8 gün boyunca ona nasıl bakılacağı konusunda bilgi aldım.
13 Şubat 2006'da bebeğim 1230 gram olarak hastaneden taburcu edildi. Çok
seviniyorduk ama biliyorduk ki her şey bitmemişti. Hatta yeni başlıyordu. Bundan
sonra Demir çok yakından takip edilmeliydi. Göz (ROP) muayenesi, işitme testi,
nörolojik testler, psikolojik testler ve daha birçok tetkik bizi bekliyordu. Ama
bu kadar sorunun üstesinden gelmiştik ya bundan sonrasını da başarırdık
herhalde.
Daha sonra Adapazarı'nda görev yapmamız sebebiyle bundan sonraki tetkikler İzmit Kocaeli Üniversitesi hastanesindeki Yenidoğan bölümüne devam etti.
Hala
görüştüğümüz çok sevdiğimiz doktorumuz Sayın Gökhan Büyükkale ile sürekli
Demir'i takip
ettik. Her şey yolunda gitti.
Aşılarına,
gelişimine, beslenmesine
kadar her konuda kendisinden çok ilgi gördük.
Kendisine çok teşekkür ederiz.
O gün bu gündür Demir'i sağlıklı bir şekilde büyütebilmek için uğraşıyoruz. En geç 2 haftada 1 kontrollere götürüyoruz. Şimdi gayet iyi tabii yaşıtlarına göre kilosu düşük ama inşallah büyüdükçe o açığı kapatacak.
Demir'in sağlıklı bir şekilde büyümesinde emeği olan tüm doktorlarımıza, Ege Üniversitesi, Celal Bayar Üniversitesi ve Kocaeli Üniversitesi Hastaneleri çalışanlarına teşekkür ederiz.
Benimle duygularımı paylaşıp, bu yazımı okumak için vakit ayırdığınız için teşekkür eder, hepinize sevgilerimi sunarım.
27 Aralık 2006
Serap Kırdar Kuzören
Copyright ©
www.demirgibidemir.com
Her hakkı saklıdır.
Webmaster:
Yalçın Kuzören -
ykuzoren@yahoo.com